Bolu Haber, Gazete ve Firma Rehberi

Bolu ile ilgili internette aradığınız tüm soruların cevabını bulabileceğiniz internet sitesi.

Mustafa Nuri GÜRSOY

2465 görüntüleme

ÇOCUKLUK

Öğretmen bir babanın, ev kadını bir annenin en küçük oğlu olarak dünyaya gelmişim.Beş kardeşin en küçüğü, yerel ağızla tekne kazıntısı dedikleri esmer tenli, çatık kaşlı bir çocukmuşum.

Yerli ve milli olacağım o zamanlardan belli olmuş;1955 de doğmuş, küçük bir kasabada büyümüş, Muallim Mektebi Mezunu disiplinli bir baba, çok okuyan, radyo haberlerini kaçırmayan,hayat mecmuasını elinden eksik etmeyen bir ev kadınının bir annemin elinde/kucağında büyüdüğümü biliyorum.

Annesinin diktiği mintanları giyen, kısa pantolonu bile ütülemeden giydirilmeyen, kara oğlum diye sevilen, annesinin kucağından inmeyen, her iki dedesinin ismi ile anılan bir çocuktum o zamanlar.

Ramazan ve Kurban Bayramlarının tüm özellikleriyle yaşandığı bir çocukluk hayatı geçirmişim ki. Hiç bitmesin dediğim çocukluğum o yüzden uzun sürmüştür nitekim. Hacivat ve Karagöz'e uyanmalar, tekne oruçları, koç boynuzları,keşik nöbetleri, sığır gütmeleri, saklambaçlar, harman yerinde düven sürmeler, öküzlerin bokuna teneke tutmalar,değirmende una bulanmalar çocukluğumuzun ana başlıkları idi.

Kiraz ve dut ağaçlarına çıkmalar, ağaç sirkmeler, ateş böceği toplamalar, ocak başında süt içmeler, tek tastan çorbaya kaşık salmalar. Nine sözü dinlemeler, öğütler, nasihatler vardı çocukluğumuzda o zamanlar.

Tabiattan dersler alır, elimize batan dikenleri kendimiz çıkarır, folluktan yumurtları kırmadan toplar, bakır tavalarda tereyağında pişerken seyrederdik. Panayırlarda atlı karıncalarımız, askılı kısa donlarımız, yastık altında rugan ayakkabılarımız, beyaz çoraplarımız vardı.

Deli Osman'ın davulu, abisi deli Durmuş'un sarı yirmibeş kuruş tutkusu anlaşılır işlerdi. Çamur Şevket'in açık hava sinemasında yıldızları sayarken Tapucu Amca'nın her seferinde kapıyı kapatın cereyan yapıyor diyesi tutardı. Yaman sinemasındaki aile matinesine her çarşamba bütün kasaba akın ederdi. Vahi Öz komik adamdı amma Bedia Muvahhit’den çok korkardık.

Macit Abi ile birlikte bastığımız yerli gazozlarından içerdi seyirciler ben dahil. Foto Ressam rahmetli Seyit Ahmet Yılmaz'ın kara odasının arakasında bulunan bir yer vardı.Çolak Hasan hava basar, biz şurupları şişelere koyar Macit Abi kapak basardı. Hatta bir keresinde şişe patlamış ben izlerken parçası kaşımı yarmıştı. Tin Tin Doktor bir klips atmış, Macir Abi 2,5 liramı o akşam peşin vermişti.

Terzi Selahattin,Berber Ekrem, Marangoz Şeref Ustadan hayata dair çıraklıklar öğrenirdim.Raif Hoca yaz aylarımın Kuran Kursu Hocası idi. Tel frenli kırmızı bisikletim ile şimşir kayığım Bolu’dan gelmişti. Uzun geçen bir çocukluk hayatımız; met, gazoz kapağı, artist resim gibi masum oyunlarımız vardı. Her yer saha, her yer oyun alanıydı. Toprak vardı toprağa bulanır, ağaç vardı ağaca dolanırdık. Eve varırken hiç arkadan dolanmazdık.Arkadan dolanmayı bilmez, eve hep ön kapıdan girerdik.

Oyunlarımız bitmez, akşam ezanı okunmadan eve girmezdik. İkindi vakti anne ekmeğime yağ çalıver diyerekten kapının ağzından seyirtir; ounlarımıza kaldığımız yerden devam ederdik.

Bir sepet dolusu gazoz kapağım en büyük zenginliğimdi. Bilyelerim rengarenktiler.Teksas Tommiks oynardık tak tak diyerekten mahalle aralarında.Saklandığımız yerler güzel mekanlardı. Sonra biraz büyüyünce resimli romanlarda büyüdü bizimle. Çizgi roman kahramanı Kızılderili dostu Teks ile tanıştım o sıralar mesela. Taa o zamanlar başlar Amerikalıları sevmeyişim. Bir de İngilizleri tabii.

Cumhuriyet ve Atatürk İlkokulları su gibi, Mengen ortaokulunda okumalar usul usul usul ve usulünce geçti. Hala çocuktum. Bir öğretmen okulu vardı orada büyümem için. Ve oraya varmaya daha altmış kilometre kalmıştı. Oraya varmadan, yani büyümeden babamı kaybediyordum; çocukken daha.. "Bazen anne kucağında bazen baba ocağında; öyle bir geçerki zaman" diyordum.

Hayat şimdi başlıyordu. Bunu hissediyordum..

OKUL YILLARI..

Mengen Ortaokulunda Mehmet Nuri Çakmak gibi müdürümüz vardı. Sert çakmak gibi bi adamdı.Koyu esmerdi. Yumrukla döverdi ama severdim kendisini.Amerikan zencilerinin masumiyetini görürdüm ona bakınca; o yüzden yumruklarını masum bulurdum kim bilir belki de.!

Tarih dersini hiç sevmedim öğretmeni yüzünden. Beden Eğitimi dersleri en sevdiğim ders, 19 Mayıs en sevdiğim Bayramdı. Coğrafya Yuttaşlık Bilgisi Tarih; bi sosyal bilgiler ediyordu. Ben tarih dersinden böyle geçiyordum.

Ortaokul Matematik öğretmeninin takıntısından ikmalle geçlince; Deniz Lisesi hayalim suya düşmüş Deniz Harp Okulu hayalim sulara gömülmüştü. Beden Eğitimi Öğretmenimin Beden Eğitimi Öğretmeni ol demiş; ben Bolu Erkek Öğretmen Okuluna çoktan girmiştim.

O vakitler kızlar Kütahya Öğretmen Okulunu, Erkekler Bolu Erkek Öğretmen Okulunun yolunu tutardı.Okuyanlar böyle okumayanlar ünlü otellere aşçı olurlardı.

Öğretmen Okulu yatılı idi. İzin alamadığımız vakitler tebeşir yutar hasta yatardık. Mengen Bolu arası uzun burunlu mavi renkli "POSTA" taşıyan sıfatı adı "POSTA" olan otobüsle gider gelirdik. Özel adamlardık aklımızca. Kimse "Posta" koyamazdı "POSTA" arabsının havasından; yada öyle sanırdık.
 
Öğretmen Okulu keyifli bi okuldu. Herşey vardı. Tüm öğretmenler fuldü. Bedenci resimci müzikçi bile vardı.Felsefeci hatta. Kimyacı tarihçi ve Coğrafyacı kadın öğretmenlerdi. Bir birleri ile yarışırlar mini etekleri her gün kısalır, dar gömlek giyerler, topuklu ayakkabıları ile yükseklerden bakarlardı. Bizden en uzun olanımızdan bile uzundular.

Muziplik olsun diye ışıkları söndürür, mumda çalışırdık. Sırf çocuklarımıza anlatacağımız bir hikayemiz olsun diye icatlar çıkarırdık. Okulda bir bilemedin iki basketbol topu vardı. Derslerde onunla oynardık.Bolu'da o toptan olmadığı için İstanbuldan getirmişti annem de dolabıma kitlemiştim.

Okulda öğretmenlerin bazıları şefti. Öğrenci liderleri vardı. Yemekhanede bazı günler kabusga bakla çıkar, bayramlarda bi değişik çaydan içerdik.

Boluspor maçlarına bando ile gider kale arkasından tezahürat yapar borulara üflerdik. Lise müdaili bi okuldu. Bir süre sonra öğretmen olacaktık.Staj yapmadan olmazdı. Yemeğimizi kendimiz yapacak,soğan doğrayacak, çoraplarımızı kendimiz yıkayacaktık. Susuz Kınık benim staj yaptığım köydü.Köy evinde hep makarna yaparak onbeş günümüz geçmişti.

Basketbol takımında guard, voleybol takımında pasör oynadığım yıllar. Kısa süre boks takımı ile antrenmanlar. Futbola uzak durmalar ve öyle böyle üç yıl süren öğretmen okulu yılları.

Mandolin ile müzik dersleri, yağlı boya resim yapmalar teknik kapmalarla geçen resim dersleri, kapalıspor salonunun o keyifli büyülü atmosferi. Fotoğrafçılığı öğrenecek kadar başarılı çalışmalar. Hepsi öğretmen okulu ile başladı.

Sonra Ağrı Diyadin Yen,çadır Köyüne tayin ve şöyle bir köşe yazısı o güne dair.

On yedi yıl sekiz ay.

Ağrı'nın Diyadin İlçesi Yeniçadır Köyü’ne öğretmen olarak tayin emrini aldığımda, on yedi yıl sekiz aylık çocuk sayılacak bir gençtim.

On sekiz yaşımdan gün alamadığım için, öğretmen olan babamın bir meslektaşının şahitliğinde kaza-i rüşt ispatımızla birlikte Ağrı'nın yolunu tutmadan önce, çocuksu heyecanlarımın, mesleki sorumluluklarımın önüne geçmesine fırsat veriyordum.

Bu çocuksu heyecanlarım, ilk defa beni gururlandırıyor, içimi derin bir mutluluk ve sanki sonsuz bir özgürlüğe yelken açıyor hissiyle tarifsiz keyifler alıyordum.

İlk'leri yaşamak, mutluluk ve güven duygusu içinde beni sarmalıyor, heyecanlarıma yeni coşkular kondurmak için ilk'lerimi sıraya diziyor, yeni açılımlarımdan da umarsız keyifler alıyordum.

İlk defa sanyo marka, tuşlu ve ses kayıt özelliği olan bir teyp edinmiştim mesela,

İlk defa taş plaklardan, Müzeyyen Senar'ın bütün eserlerini üç adet doksanlık kasete çektirmem epey bir vaktimi almıştı.

İlk defa Ankara Garından Dostoyevski'nin iki, Tolstoy'un bir ve Jack Lynn'in “öğretmen” kitabını alırken, Erzurum treni için son kalkış düdüğü çalıyordu.

İlk defa edindiğim, deri kılıflı standart markalı radyom iki adet kalem pilsiz katiyen çalışmazdı.

İlk defa Küçük ve Büyük Ağrı dağlarını daha yakın edebilme adına, bir dürbün satın almam dahi, çocuksu meraklarımın bir tezahürü olarak gerçekleşmişti.

İlk defa gurbette yemek pişireceğimi düşünen annem alüminyum bir tava, bir tencere ve bir de çaydanlık takımı koymuştu denklerimin arasına.

Köye ulaştığımda ise sadece onyedi yıl sekiz ay ve iki gün geçmişti. Daha iki gün büyüyebilmiş, ama Ağrı'nın Diyadin İlçesinin,Yeniçadır Köyünü, vardığım ilçede bilen olmamıştı.

Doğu Beyazıt'ta okuyan bir lise öğrencisi Bozo'nun yeni isminin artık Yeniçadır olduğunu söylediğinde, ilk heyecanlarımın yerini, artık bilinemez kuşkulara ve korkulara bırakacağını oracıkta hissedebilmiştim.

İlçenin var olan ilk tek motorlu aracı olan kırmızı inter marka bir kamyonet ile köye ulaşmamız çok zor koşullarda gerçekleştiğinde, hayatımın belki de en zor yıllarının geçebileceği hükmüne varmıştım.

Doğu Anadolu'nun en ucu sayılan, sınıra otuz beş kilometre mesafedeki Yeniçadır (Bozo) köyünü, Türkiye gündeminde yer alan açılımlar noktasında bu vesile ile saygıyla yad ediyor,

Ve

Fakat

İlk defa, Küçük ve Büyük Ağrı dağlarını gördüğümde, daha önce bize dağ diye yutturduklarının tepeden ibaret olduklarını,

Her ve ilk gazlı lambaların isli yanışlarında, Bozo köyünü ve yaz kış tepesinden kar şapkası eksik olmayan Ağrı dağını,

Ata binmeyi ve sonrasında eyersiz dahi bunu başarabilmiş olmayı Mirza'ya borçlu olduğumu,

Nerede ise her on atışın yarısından fazlasında madeni paraları on beş metreden vurabilmemi köyün korucusunun talimleriyle başarabildiğimi,

Çamaşırlarımın dünya kardeşim hoca efendinin hanımı tarafından yıkandığını, ekmek ihtiyacımı yine onun yaptığı temiz lavaş ekmekleri ile karşıladığımı,

Bozo köyünde aşiret savaşları olmasına ve her akşam müsademe içinde kalmamıza rağmen burnumuzun dahi kanamadığını, lojmanın kapısını bir kez dahi içeriden kilitlemediğimi,

Köyün gençleri ile gün aşırı güreş tuttuğumu ve güreşlerin sonucunda unutulmaz dostluklar kurulduğunu,

Köyde yaşayan birkaç cüzamlıdan biri olan hasta bir amcaya bayramlaşma anında elimi uzattığımda bana elini vermeyerek, yüzünün ve ellerinin kalan tarafları ile bana acı içinde tebessüm etmeye çalıştığını,

Ben bilmeden, bilemeden köydeki genç kızların giysilerinin renklendiğini ve bunun tek taraflı aşklar olduğunu sonradan öğrendiğimi,

Köyün tek ve ilk çeşmesinden su almaya gittiğimde, korkudan o malum hal başıma gelmek üzere iken, köylülerin o an anlayamadığım sözlerine ekli tebessümleriyle rahatladığımı,

Akşamları gaz lambası ışığında köylülerle, Müzeyyen Senar şarkıları eşliğinde içtiğimiz kırtlama çayların tadını, benimle Türkçe konuşmaya özen gösterdiklerini, benim de Kürtçe öğrenmeme yardımcı olduklarını,

Sigara içmediğimi bilmelerine rağmen, ısrarla tütün sarmayı öğretmek için sıraya girdiklerini,

Her tokluk kestiklerinde beni mutlaka davet ettiklerini, sonra hep birlikte meşhur aşık kemikleriyle oyunlar oynadığımızı,

Çocuklarını kız olsun erkek olsun mutlaka okutmak istediklerini ve bunun için hiçbir zorlukla karşılaşmadığımı,

Pilli radyomun uzun dalga kanalından Ankara radyosunu dinlemeye bayıldıklarını,

Sabahları Küçük Ağrı ile Büyük Ağrı'nın ardından yükselen sabah güneşini yatağımdan sadece doğrularak görme şansına sahip olduğumu,

Ranzamın bir okul kapısı ve altında dört adet üzüm kasasından mamul olduğunu, onlarla birlikte kışları tezek yakmayı ve yapmayı öğrendiğimi,

Toprak ve tek odalı dam türü evlerde yaşamalarına rağmen paylaşma duygularının olağanüstü boyutta olduğunu,

Tayinim çıktığında ve oradan ayrılma vakti geldiğinde, bütün köy halkı, öğrencilerim ve ben hüngür hüngür ağladığımızı ve beni köyün çıkışına kadar uğurladıklarını,

Unutmam, mümkün olamaz.

1972 Yılı Bolu Erkek Öğretmen Okulundan mezun olduğum yıldı. Henüz 18 yaşını doldurmamıştım ama öğretmen olmuştum.Devlet onsekize varmama dört ay kaldığı için vermediği maaşı kaza-ı rüşt denilen mahkeme kararı ile almaya hak kazanmış; 1972 nin ekim ayının 24 ünde Ağrı ilinin Diyadin ilçesinin Yeniçadır köyüne zor bela varmıştım.

Kırmızı bir enter pikap ile vardığım köye vardığımda iki aşiretin var olduğunu sonradan öğrenmiş husumetin adam öldğürecek kadar olduğunu işin ne ciddi boyutlarda olduğunu zaman geçtikçe daha iyi öğreniyordum. Hayat hiç de okulda öğretildiği gibi olmadığını gördüğümde; onsekizime varmaya daha iki ay vardı.

İspirto ile kızdırdığım bir ocağım, gaz ile yanan lambam, tezekle çalışan ısınan bir sobam vardı. Köyün, sayısını bilemediğim ırgatları ve binlerce koyunu olan bir ağası vardı. Bir defa görmüş ilk gördüğümde de tabancasını tehdit amaçlı doğrultmuştu.

İlçe 15-20 kilometre vardı.Yaz kış yürüyerek giderdik kestirmeden iki buçuk saat yürürdik. Aylık almaya gider aylıklarımızla nevalemizi alır dönerdik.Okulun lojmanı vardı. Okul kapısından ranza yapmış, pılı pırtı vr paladan mamul yatağı üzerine sermiştim. Fareler yatağımın üzerinde cirit atardı ilk vakitler. Küçük Ağrı ve büyük Ağrı dağları elimi uzatsam değecek gibi dururdu penceremde.