Bolu Haber, Gazete ve Firma Rehberi

Bolu ile ilgili internette aradığınız tüm soruların cevabını bulabileceğiniz internet sitesi.

Fehimdar ÇİFTÇİ

2712 görüntüleme

İlk defa gazeteyi ilkokul öğretmenim Zikri SARAÇ Bey'in masasında, ilk dergiyi ilçe kaymakamının çöplüğünde görmüştüm. Hiç unutmam, kuzuları otarmaya götürürken Kaymakamın çöplüğünün yanından geçmiş ve domates bulaşmış "Hayat Mecmuası" nı oradan almıştım. Yaz boyu sayfalarını ezberlemiştim. İkinci sınıfa gittiğimiz zaman öğretmen yazıyı okutmuştu. Ben hecelemeden akıcı okumuştum. Öğretmen bana: " Yazın sana kim yardımcı oldu?" demişti. Ben de "Hayat Mecmuası" diye cevapladım. "Nereden aldın?" dedi. "Kaymakamın çöplüğünden" demiştim. 

    Doğduğum bölge itibariyle okul yıllarım zorluklar içindeydi. Kışın karın çok yağdığı zamanlarda okul yolumuz kapanır, bata çıka okula giderdik. Bezden çantalarımız vardı. Okula giderken yanımızda da tezek götürür, okulun kömürlüğüne bırakırdık. Henüz kömür ve kaloriferle tanışmamıştık. Çoğu insan da bilmez di. Sobalarımız tenekedendi. Çok yandığı zamanlar bir tarafı kıpkırmızı olur, biz bu duruma "soba narladı" derdik. Daha çok ısınayım diye herkes "narlı" tarafa geçerdi. Şimdiki çocuklar gibi çok değişik elbiselerimiz yoktu. Kadife kumaştan pantalon ve basmadan mintanımız vardı. Her zaman onu giyerdik. Yıkandığı zaman dışarı çıkmaz, ıslak çamaşırları ocak ateşinde kuruturduk. Kalabalık bir ailem ve geniş bir sülalem vardı. 10 kardeştik. Birbirimizin eskileri giyerdik. Kitapları bir önceki sınıfta okuyan amca çocuklarından, okul şapkamı da yakın akrabalardan tedarik ederdik. Gazete ve mecmua nedir bilmezdik. İlk defa gazeteyi ilkokul öğretmenim Zikri SARAÇ Bey'in masasında, ilk dergiyi ilçe kaymakamının çöplüğünde görmüştüm. Hiç unutmam, kuzuları otarmaya götürürken Kaymakamın çöplüğünün yanından geçmiş ve domates bulaşmış "Hayat Mecmuası" nı oradan almıştım. Yaz boyu sayfalarını ezberlemiştim. İkinci sınıfa gittiğimiz zaman öğretmen yazıyı okutmuştu. Ben hecelemeden akıcı okumuştum. Öğretmen bana: " Yazın sana kim yardımcı oldu?" demişti. Ben de "Hayat Mecmuası" diye cevapladım. "Nereden aldın?" dedi. "Kaymakamın çöplüğünden" demiştim. Bütün sınıf gülmüştü. İlkokuldan sonra ilçedeki Ortaokula gittim. Bütün derslerim çok güzeldi ama Fransızcamız boş geçiyordu. Bunu ezikliğini yıllarca çektim. Ortaokuldan sonra öğretmen okuluna sınavla giriliyordu ve iki sınavdan geçmek zorundaydık. Birinci sınav bulunduğumuz ilçe de, ikincisi Kars'ta yapıldı. Sınava gitmek için yol parasını çaydan kum çıkarıp, inşaat yapanlara satarak gittim. Sınavda test yoktu. Açık uçlu yazılı sınavla okulu kazanmıştım. Eylül ayının başlarıydı. Kuzu otarırken sınavı kazandığımı duyduğumda, nasıl sevindiğimi anlatamam. Yaşlılar bana" muallim" diyordu. Daha okula kayıt bile yapılmadan unvan sahibi olarak kabul görüyordum. Okula eli ayağı düzgün ve temiz gideyim diye ailem beni çalıştırmadı. Elimdeki nasırlar iyileşmiş, çatlaklar kapanmıştı. Bütün hazırlıklar benim içindi. Okulumun adını çok seviyordum. Bölgemizde kar çok yağdığından, kış eğlencesi olarak ya komşuda, ya da köy odasında "Halk hikayeleri" dinlerdik. Bu hikayeler bazen aynı gece tamamlanmaz, ertesi güne sarkardı. Sabırsızlıkla ertesi günü beklerdik. Şimdi düşünüyorumda bu dinlediklerimiz biz de " söz varlığı" birikimi sağlamış. Battal Gazi'den, Köroğlu Destanlarına, Hazreti Ali'nin cenklerinden, Dede Korkut hikayelerine, Aşıkların atışmalarından Aslı ile Kerem'e kadar hepsini biliyorduk. Bazende İstiklal Savaşı Gazilerinin hatıralarını can kulakla dinlerdik. Rus işgalini anlatırken Aşık Zülali'nin şiirlerinden de söyleyenler bulunurdu. Halk ümitsizlik içinde olmasın diye at binip köy köy gezen Zülali halka; " Gün olur, bir gün olur, çıkarız Moskof elinden", Aşık Şenlik'in 93 Koçaklaması okunur, nefesimizi tutarak dinlerdik. Biz çocuktuk ama köyün her şeyinde vardık. Yani biz ailelerimizin hayatlarına ortaktık. Şimdiki çocuklar ailelerin refahına ortak oluyorlar. Okulumun adını çok seviyordum. "Kars Dede Korkut Öğretmen Okulu." Bana yabancı gelmedi. Çünkü onun hikayelerini dinleyerek büyümüştüm. Kars şehir olarak bana büyük gelmişti. Tatil günleri baştan sona gezer, taş binaları hayretle incelerdim. Mimari olarak Baltık mimarisi hakimdi. Ruslardan kalan binalar heybetliydi. Okulumuz müthişti. Zeki insanların bulunduğu bir yerdi. Öğretmenlerimizde öyleydi. Derslerin dışında sosyal etkinlikler fazlaydı. Bütün spor dalları vardı. Müzik dersinde mutlaka bir estrüman çalmak zorundaydık ve nota okumadan ders geçilmezdi. Beden Eğitimi, fizik kadar zordu. Ben okulun futbol, karete ve boks takımındaydım. Diğer zamanlarda İmam Hatip Lisesinde güreş çalışmalarına giderdim. Okullar arasında maçlarımız olurdu. Ben dikkat çekmiş olacağım ki, Kars Spor kulübüne aldılar. İlk maçımız Iğdır Sürmeli Sporlaydı. 1-0 kazanmıştık ve golü ben atmıştım. Çok neşeliydim. Okulda beni çok iyi karşılarlar derken, okul müdürüm Haşmet ARSLAN beni kapıda bekliyordu; " Hangi savaştan çıktın" dedi. Şok oldum. Hocam maç filan desem de aldırmadı ve " Maçı okulda ve dengi okullarda yapıyorsun, benden izinsiz büyük takımlara gitmek ne demek, önce okulun, okulunda olan her şey sana yeter. Memleket çocukları öğretmen beklerken, ben kolu kanadı kırık adam gönderemem." dedi. Gerçekten de okulumuzda her şey vardı. Derslerde uygulamalar yapardık. Tarım dersimizde okulun bütün yiyecek sebzelerini ekerdik. Müzikte salonlarımız ve aletlerimiz tam ve hepsi vardı. Bu okulda dersi zayıf olan öğrenci yoktu. Okulumuz evimiz gibiydi. Mezun olup, meslek hayatına başladığımda hiç acemilik çekmedim. Çünkü 7. sınıfta köy ve şehir uygulamaları vardı. Bir ay bir köyde, 15 gün şehirdeki bir okulda staj yapardık. Bu yüzden mesleğe çok hazırdık. Ne yapacağımız biliyorduk. Daha sonra okuduğumuz Üniversitelerde aynı heyecanı bulamadım.

1958 yılında Ardahan’da doğdum. İlk ve Ortaokulu Hanak’ta okudum. Kars Dede Korkut Öğretmen Okulunu bitirdim. Yurdun çeşitli yerlerinde öğretmenlik ve idarecilik yaptım. Daha sonra Eskişehir Anadolu Üniversitesi, sonra da Gazi Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi, Eğitim Yönetimi, Teftişi, Planlaması ve Ekonomisi Bölümünü bitirdim. Mesleğe İlköğretim Müfettişi olarak devam ederken, bir taraftan da Yüksek Lisans Eğitimimi Abant İzzet Baysal Üniversitesinde tamamladım. 1994 yılından itibaren Bolu'da yerleşik durumdayım.

Mezun olup, meslek hayatına başladığımda hiç acemilik çekmedim. Çünkü 7. sınıfta köy ve şehir uygulamaları vardı. Bir ay bir köyde, 15 gün şehirdeki bir okulda staj yapardık. Bu yüzden mesleğe çok hazırdık. Ne yapacağımız biliyorduk.

 Daha sonra okuduğumuz Üniversitelerde aynı heyecanı bulamadım. Okumaya ve yazmaya meraklı olduğumdan, Milli Eğitim Bakanlığının birçok çalışmasında ve projesinde görev aldım. Çeşitli dergi ve gazetelerde makalelerim yayınlandı. Dergi ve gazete yazmalarım halen devam etmekte olup, bir taraftan da yeni kitaplar yazıyorum. Basılmış eserleri: 1.Hastane (Hikâye: Türkiye derecesi mansiyon) 2. Vatandaşlık ve İnsan Hakları (8. Sınıf ders kitabı. Milli Eğitim Bakanlığı Yay.) 3. EFQM Modeline Göre TKY’nin İlköğretim Okullarında Uygulanması 4. Satranç Öğretimi Öğretmen Kılavuzu 5. Satranç Öğretimi Öğrenci Çalışma Kitabı 6. Ses Temelli Cümle Yöntemine Göre ilkokuma Yazma Öğretimi Öğretmen Kılavuzu 7.Ses Temelli Cümle Yöntemine Göre ilkokuma Yazma Öğretimi Öğrenci Çalışma Kitabı 8. Eğitimde Hür Disiplin ve Akran Arabuluculuğu. Halen Milli Eğitim Bakanlığı "Bakanlık Maarif Müfettişi" olarak görevini sürdürmekteyim.

Evli ve 3 çocuk babasıyım.Güzel Bolu'nun bir üyesi olmaktan gurur duyuyorum.

1. TEM-SEN ( Tüm Eğitim Müfettişleri Sendikası)

2. TÜRKOCAKLARI

3. İLESAM ( İlim ve Edebiyat Eserleri Sahipleri Derneği)

Türk Milleti Albayrak üstüne başka bayrak istemezdi. İlçe Kaymakamı başta olmak üzere ileri gelenlerin toplantısından çıkan sonuç herkese ulaşmıştı. "ORDUMUZLA BERABERİZ..."

    KIBRIS BARIŞ HAREKATI 1974 yılı.... Okullar tatil olmuş sınıfımı geçmiştim. Başka okullarda okuyan arkadaşlarımda gelmişti. Köyümüz de nüfus artmış, herkes ailesine katkı sağlamak için birlikte çalışıyordu. İlçenin futbol takımı bizlerle güçlenmişti. Diğer ilçelerle maçlar yapardık. Bunun yanında ailemizin işlerine de destek olur, çalışırdık. Köyümüzde radyo 3-5 kişide vardı, TV hiç yoktu. Kars'ta TV vardı ama paket yayın yapardı. Yani batı da bugün izleyenlerin programlarını Kars'ta bir gün sonra izlenirdi. Başbakan Bülent ECEVİT'in konuşmaları kulaktan kulağa yayılıyordu. " Kıbrıs'a çıkarma yapılacakmış" Biz çıkarmanın bile ne olduğunu bilmiyorduk. Sonradan anladık ki "savaş" olacakmış. İlçede büyük bir heyecan vardı. Gençler askerlik şubesinde kuyruk olmuş, askere gitmek istiyorlar. Kaymakam ve ileri gelenler köy ve mahalle muhtarlarıyla toplantılar yapıyordu. Köy meydanında kümelenmiş adamlar, Kıbrıs'tan konuşuyorlardı. Bu büyük heyecanı anlamaya çalışıyorduk. Cenevre'de sürdürülen görüşmeler sırasında anlaşmanın mümkün olmadığı kanaati kesinleşince harekâtın yeniden başlatılacağı anlamına gelen ve Dış İşleri Bakanı Turan GÜNEŞ'in kızının adı ile şifreli mesaj gönderilmişti. "Ayşe Tatile Çıksın" Bu parola ile çıkarma yapılmıştı. Biz bunları sonradan öğrendik. Bu cümle günlük hayatta hep dilimizdeydi. Camide toplu namaz kılınıp, ordumuza dualar yapılıyordu. Bütün ayrılıklar kalkmış, tek yumruk olmuştuk. Heyecanlıydık ve haber kaynaklarımız kısıtlıydı. Gönlümüzden geçen şuydu; Türk Milleti Albayrak üstüne başka bayrak istemezdi. İlçe Kaymakamı başta olmak üzere ileri gelenlerin toplantısından çıkan sonuç herkese ulaşmıştı. "ORDUMUZLA BERABERİZ..." Şimdi bunun ne anlama geldiğini, halkın dayanışmasından anlamıştım. İki gün sonra Canlı Hayvan Meydanı (Mal Meydanı) dolup taşmaya başladı. İnek, öküz, koyun, keçi... Birçok hayvan satılmaya değil, Türk Ordusuna yardım için köylerden geliyordu. Türk Milleti ordusuyla beraber olduğunu yaşayarak gösteriyordu. YAZ TATİLİM ÇOBANLIKLA GEÇTİ Toplanan hayvanlar en güvenilir adam olarak rahmetli babama verilmiş. İkinci bir emre kadar bu hayvanlara biz bakıp, devlet istediğinde teslim edecektik. Yüz (100)'ün üzerinde büyükbaş, iki yüz seksen (280) küçükbaş hayvan bize teslim edildi. Benden küçük Laçın ve Rüstem kardeşlerimle çobanlığı biz yapıyorduk. Gündüz merada otlatıyor, gecede nöbetleşe bekliyorduk. Ordumuza katkımızı yaz boyu sürdürdük. Eylül başında İlçenin yöneticilerine babam tarafından teslim edildi. Babama herkes Mehrali Ağa derdi. Zengin bir adam değildi. Taş ustasıydı, kendi yağıyla kavrulan biriydi. Ancak herkes ona Mihrali (Mehrali) Ağa derdi. Yıllar sonra bu "Ağa" benim kafamı iyice karıştırdığı için "Bolu Havadis Gazetesinde" şu yazıyı yazmıştım. AĞA Folklorik yanı ağır basan büyük bir unvan,.. Büyük adamlara has bir durum…. Ancak büyük yaratılmış adamlara verilecek bir unvan… Bu unvan küçük adamlara göre değil, onların üstünde sırıtıyor. Hani derler ya “Baba gibi adam”… Evet. Ağa baba gibi adamların adıdır. Küçük adamlara böyle büyük bir unvanın verilmesi “ er oğlu erlere “ hakarettir. Ağa parası pulu çok olan değil, sofrası yerden kalkmayandır. Marjinal bir kuvvet olarak çevresini ezen, paranın gücü ile itibar elde eden nice ağalar musalla taşında yalnız kaldılar. Onların en sadık dostları ağızlarındaki altın dişleriydi. Ağa, fakirin ve fukaranın nasiplendiği, sofrasını aziz bildikleri ve gıyabında dua okudukları adamdır. Yeni kuşak ağa istemiyor. İnsanlığın erdemlerini taşıyan büyük yürekli adamlar istiyor. Onlar kölelik asla düşünmüyor. İnsan onur ve haysiyetine aykırı orta çağ zihniyetine has bir durumu hür cumhuriyetin ürünü olarak görülmesi asla düşünülmüyor. Artık kimse ağanın lügat manası ile uğraşmıyor. Siyaset ağası, köy ağası, sendika ağası, tarikat ağası, spor ağası.. Küçük adamın büyük rolü… Günlerden bir gün hayalini zorlasa da ulaşması mümkün olmayan bir kutsal göreve ataması yapılır. Arkadaşları arasında sıradan biridir. Ama o artık büyük adamdır… “Ağa, baba, üstad”gibi unvanlara muhatap olmaktadır. Böbürlenmesinden yanına yaklaşılmaz, ara sıra elindeki mübarek tespihini çevirir, dudaklarından kıpırtılar dökülürdü… Herkese dönüp bakmaz, yarım bir göz atışla baş sallayarak selamlaşırdı. Herkesin yanına bedeneninden önce uzanan eli giderken, şimdi bu mesafeyi göbeği kat etmektedir. Ara sıra ceketsiz dolaşsa da, kravata sıcak bakmasa da riyakarlığı yüzünden dost olmak zorunda kalmıştır. En ihtişamlısını, en renklisini, en göz alıcısını takar. Dost mu, düşman mı, belli edemezsiniz. Güldüğü zaman bilin ki arkasından riyakar bir tutum çıkacaktır…Gülmek mutluluk alametidir. Ama o gülmez. Dudaklarının şartlanmış refleksi ile kendisini kandırır. O kadar mazlum ve mağdur rolünde oynar ki, şaşırırsınız. Bir bakarsınız, bütün devleti idare eden, bir bakarsınız, zühdünden uçmak üzere olan biri iken, bir de bakarsınız “acımasız” ve pragmatik bir anlayışın önderi olmuş; parayla ilgili hesap cetvellerini bile ayarlamıştır. Paraya hiç dayanamaz, almaya alışmış, vermek kültürü henüz o tarafa uğramamıştır. Hadisi Şerifte “Veren el alan elden üstündür” şeklinde “vermek” yüceltilmiş ise de o pek oralarda değildir. Ağa folklorik bir terim olarak Anadolu coğrafyasında hayat bulmuştur. Cömertin mağdura kol kanat germesidir. Ama ağalar bu günlerde o kadar enflasyona uğramıştır ki, sayıları birden bire artmış ve hasta ruhların tatmin aracı durumuna gelmiştir. Ağa, mazlumun kollayıcısı, fukaranın umut ışığıdır… Onunla aynı sofrayı paylaşmak insanı mutlu etmelidir. Ancak; yemek hanede yine “statü”nün gölgesine sığınarak, ayrı masanın ve özel hizmetin cazibesi içerisinde etrafında dönen muhterem çalışanlara emretmenin hazzını bütün gövdesini çevirerek dışarıya hissettirir. Adeta tavrı ile ezer… Hangi kanun self servisin olduğu bir yerde ayrı masada “rol “ kesmeyi , “statü”nün emrine vermiştir. Ne yapsın kanun? Yakın mesai arkadaşlarının “ağa”sı, baba”sı ol demedi ki !.. Artık ayrı masa da “ağa” oturuyor, hiç memur ile muhatap olur mu? Ya da memur kardeş o tarafa bakabilir mi? Küçük adam büyük rolde… Küçük adam yeterliliklerinin getirdiği noktada değil ki, sadece politik tercihin neticesi… Zaten tanıyanların yarım ayakla yanından uzaklaşmasının sebebini bile anlamış değil… Küçük adam küçük adımlarla iş görmeye çalışmakta, nitelikli insanları ötelemektedir. Zaten onlarda kibrin pisliğini bildikleri için ağayı (!) küçük adamlarla baş başa bırakmışlardır. Ne demiştik yazının başlarında? Siyaset ağası, hanım ağası, köy ağası, sendika ağası, tarikat ağası, spor ağası..Tv ağası, kızlar ağası, koğuş ağası… Bütün bunlara bakınca Anadolu coğrafyasında boy atan Türk’ün folklorik zenginliğine zenginlik katan, mazlumun ve mağdurun dostu ağa nerde kaldı? O ancak züğürt ağa olarak geçmişin nostaljisini yaşamaktadır. Yeni ağalar pek yaman ve marifetli.. Akademik ve kariyerli… aydın ve entelektüel… Artık kasabanın altın dişli ağası yok. Yeni ağalar mensubiyette taşımaz, mesuliyette.. Mensubiyet varsa mesuliyet taşırsın… Yoksa bu söz yavan ve yuvarlak bir söz olarak kalır. Türk’üm diyemeyen, Türk’ün kederiyle kederlenip, sevinciyle neşelenmez. Nesepten yoksun ve soy özürlü olanlar, Türk’üm demez ancak Türkiyeli olabilir. Ağa folklorik olarak hiç kimsenin “bir ses” veya “bir nefes” alamadığı yerde, bir haykırış olarak ortaya çıkan adamdır. Ama durum o kadar vahimdir ki, sosyete kızlarının abone oldukları tv ağaları bütün folklorik değerleri yok sayarlar. Artık ağalar unutulmuş bir köy meydanından değil, fil dişi kulelerden tv kanallarından seslenmektedir. Ahlaksızlık nefes almak kadar doğal, ekmek yemek kadar sıradandır. Onun umurunda mı? Yaptığı program sonunda kaç genç özentiden, ya da onun gibi olmak istemekten dolayı, geleceğini karartmaktadır. Ağalar batının bozulan ahlak ayarlarını bu necip millete musallat etmekteler. Ağalar memnun .. Onlar viski kadehlerinin gölgesinde, istihza ile gülen yeni “tip ağalar” çıkardıkları için son derece başarılı olmuşlardır. Artık Türk insanın vicdanı ağaların lekeleriyle uğraşmaktadır. Ama ağa bundan anlamaz… Ağa, ağaların arenasında zulmün ve zalimin stratejik girişimlerinin şifrelerini çözer. Şifrelenmiş dilin inceliklerini bilir. O Mazlumu ezer… Mazlumun sırtından para ağası, tarla ağası, din ağası, şirket ağası, toprak ağası, bar - pavyon ağası, halde kabzımal hıyar ağası olur. Birde kendinin zulmüne yol açan altın dişli kasaba politikacısı buldu mu değme keyfine… Ağalar tabiki memnun. Artık Anadolu coğrafyasında Topal Mustafa ağa, Osman ağa, Tapan Ayak Rıza ağa, Hacı Ahmet ağa yok. Artık bu coğrafyada Kofi ağa, Alanya’lı Hans ağa, Bodrum’lu Joseph ağa, Milas’lı Karen ağa var. Benimde ağalardan nefret etme hakkım var. Çok şükür başardılar !.. Artık Türk ağa da kalmadı. Ama Türkiyeli ağaların sayısına bereket… Mensubiyet varsa mesuliyet vardır. Mensubiyet şuurundan mahrum olanlar mesuliyetin anlamını kavrayamaz, ya da anlayamaz. O vicdan kadar önemli. Namus kadar kutsaldır. Bayrak kadar aziz, Din gibi yücedir. dil gibi mukaddes, toprak kadar bereketlidir. Mesuliyet duyanlara selam olsun… FÇ Eylül ayında okuluma dönerken, böyle şerefli milli bir dayanışmaya çobanlıkta olsa katkı sağladığım için bahtiyarım. Kars'a dönünce radyo, paket TV, ve gazetelerden Kıbrıs çıkarması için çok şey öğrenmiştim. Yoksul Anadolu halkının en ücra köşede, bir sınır beldesinde milli vicdana uyarak gösterdiği ferasete hayranım. Anadolu ruhu böyle bir şey olsa gerek. Bu savaşa iştirak eden akrabalarımdan Zeki ÇOBAN ve köyümüzden bir kaç Mehmetçik vardı. Çok şükür hayattalar ve hala vatan aşkıyla Türk Milleti'nin hizmetindeler. Bizlerin böyle hatıraları vardı. Şimdiki çocukların hatıraları AVM'lerin duvarları arasında boğulup kalmaktadır. Birbirlerine anlatacakları şeyler sınırlı kalmakta, kısa mesaj, emoji, tv, kalitesiz müzik gibi ayrıntılar, sözel alanda daralmalar meydana getirdiği için dil hanemiz zayıf kalmaktadır. Bu bağımlılık ilerde psikolojik sorunları da beraberinde getirecektir. Bolu'ya ve bu yazıyı okuyanlara selam ve dua yolluyorum... FÇ