Bolu Haber, Gazete ve Firma Rehberi

Bolu ile ilgili internette aradığınız tüm soruların cevabını bulabileceğiniz internet sitesi.

Alaaddin YILMAZ

4674 görüntüleme

O TAM BİR BOLU AŞIĞI

 

1952 yılında Bolu’nun Seben ilçesinde dünyaya geldi. İlköğrenimini Seben İlkokulunda, Orta öğrenimini Bolu Öğretmen Okulunda tamamladı.  Çalışma hayatına 1970 yılında, mezun olduğu Seben İlköğretim Okulunda öğretmenlik yaparak başladı.

1972 yılında tekrar eğitim diyerek, Sakarya Devlet Mimarlık ve Mühendislik Akademisine başladı. 1976 yılında akademiden birincilikle mezun oldu. 1976-1977 yıllarında Zirai Donatım Kurumu Adapazarı Müessese Müdürlüğü, 1978 yılında Sakarya D.M.M Akademisi uzman mühendislik kadrosunda araştırma görevlisi olarak görev yaptı.

1980 yılında askerlik görevini tamamladıktan sonra 1983 yılına kadar serbest mühendislik ve taahhüt işleri ile meşgul oldu. 1983-1986 yılları arasında Suudi Arabistan’da İnşaat Mühendisi olarak çalıştı. Suudi Arabistan, Mısır, İspanya, Fransa, Almanya, Hollanda, Belçika ve Brezilya gibi birçok ülkenin birçok kentinde şehircilik ile ilgili pek çok gözlem ve inceleme yaparak gördüğü pek çok yeniliği ve teknolojiyi Bolu’da uygulamaya geçirdi.

On yıl Bolu Belediyesinde meclis üyeliği yaptıktan sonra 28 Mart 2004 yerel seçimlerinde Bolu Belediye Başkanlığına seçildi. 29 Mart 2009 yerel seçimlerinde ikinci dönem ve 30 Mart 2014 yerel seçimlerde üçüncü dönem Belediye Başkanlığını kazandı.

 Evli ve iki çocuk babası olan Alaaddin Yılmaz, Seben Değirmenkaya Köyü’nde geçen çocukluğunu anlattı, hem de öğretmenlikten, mühendisliğe ve nihayetinde Bolu Belediye Başkanlığı’na varan yaşam öyküsünü…

 

1952 yılında Seben’de, Değirmenkaya köyünde dünyaya geldim. Bayramların akraba buluşması, misafir gezmesi, çocuklar için bayramlık ve harçlık anlamına geldiği bir zaman ve mekanda büyüdüm. Ancak bu sözlerimle, köy ortamında da olsa, varlıklı bir ailede büyüdüğüm anlaşılmasın. Bilakis ailem, iki çocuğuna değil bayramlık alacak, bayram sofrası kuramayacak ölçüde yoksuldu. Bununla birlikte, mutlulukla hatırladığım aile yaşantımız, bayramlarda daha da bir şenlenirdi. Bayram yaklaştıkça, köydeki diğer arkadaşlarımız gibi, biz de abimle sabahı zor ederdik. Babamızın bayram namazından dönüşünü, annemin özene bözene giydirdiği, o gün için özellikle temizlediği kıyafetlerimizle sevinç içinde bekler, ardından içimizde büyük bir heyecanla, aile büyüklerimizden başlayarak, köydeki tüm komşularımızın kapısını çalmaya koşardık, bayramlaşmak ve şeker toplamak için. Gün boyu biriktirdiğimiz şekerleri, şanslıysak mendil ve bozuk paraları sayar, kim daha çok toplamış diye yarışırdık. Kimimizin ellerinde bayram kınası olur, zevkle gösterirdi arkadaşlarına. Bayram harçlıklarımızla, köyümüzün ilersindeki küçük bakkalının önünde toplaşırdık. O günler, hele Seben’de nerede oyuncak bulunur? Fiyakalı bir tel araba yapabilmek için gereken gazoz kapaklarını alacak harçlığı toplayabildiğimiz zamanlardı bayramlar bizler için. Hala coşkuyla hatırladığım, anlatırken bile yüreğimin ferahladığı o günler bana şunu öğretti: Mutluluk için paradan çok, çocuk yüreği gerekir. Bunu, kendi evlatlarıma da aşılamaya çalıştım.

 

“HAYAT YOLUNDA YÜRÜYENLERDEN DEĞİL, KOŞANLARDAN OLDUM”

Çocuk yüreği ve evlatlardan bahsederken… Siz nasıl bir çocuktunuz? Hayalleriniz neydi o yıllarda?

Yoksulluk içinde büyüdüm. Yoksulluk derken, hayal edin… Değirmenkaya’da okul yoktu, tek göz evimizde başka oda yoktu, kahvaltıda ekmek yoktu, nüfus kağıdında çiftçi yazan ailemin kendine ait bir dönüm arazisi bile yoktu. Tüm bunlara rağmen, yüreğinde inanç, umut, mutluluk, azim ve okuma isteği olan bir çocuktum. Allah, kulları için yazgısını yazar, yolunu açar ama o yolda nasıl yürüyeceği biz kulların iradesine, emeğine ve azmine bağlıdır. Hayat yolunda yürümeyi değil, koşmayı sevenlerden oldum ben… Bu çocukken de böyleydi, şimdi de böyle. Çocukken en büyük hayalim, okulsuz köyümüze rağmen okuyabilmek, büyüyünce ailemi geçindirebilmek ve bir gün Bolu Belediye Başkanı olmaktı. Şükürler olsun, takdiri ilahi ve azimle, bunların hepsini başarabildim.

“EŞEK ÜZERİNDE ODUN TOPLAYARAK OKUDUM”    

Okulsuz bir köyden başlayan hayat yolculuğunuzun, inşaat mühendisliğine varan güzergahında, en çarpıcı anılar neler?

O zaman 5 yaşıma dönerek başlayalım. 2 kardeş, 4 kişilik bir aile. 1957 depreminde evimiz yıkıldı ve çadırda yaşarken çok çok üşüdüğümü hatırlıyorum. Geceleri ısınabilmek için abime sığınırdım. Sonraları babam, tek göz odalı, derme çatma bir ev yaptı ahşaptan. Aslında 2 odalık yer daha ayrılmış ama imkân olmadığı için oralar kullanılamadı. Tuvalet dışarıda. Kahvaltıda ekmek bile yoktu, annem bazlama yapardı. Bazlama ekmeğini tek başına yemek biraz zordur, annem de o nedenle, içini açıp biraz şeker serpelemiş. Birgün bazlamayı yerken, sirkemsi bir tat geldi ağzıma. Belli bir miktar yedikten sonra içini açıp baktım ki içi karınca dolmuş. Bu zor şartlar da okumaya çalıştım ben. Ve öğrendiğim şu oldu: “Bilgi ışık gibidir. Onu kullanırsanız, daha parlak olur, kullanmazsanız, söner.

 

Bu koşullarda nasıl okuyabildiniz?

Dediğim gibi bizim köyde okul yoktu. Okul çağına giren çocukların, ilk 3 yıl gittiği, caminin kenarında bir oda kullanılıyordu eğitim için; oraya da eğitmen, ‘yaşı tutmuyor’ diyerek beni kabul etmiyordu. Ama ben daha ısrarlı çıktım; o beni sınıftan attıkça ben geri geldim. Sonunda dayanamayıp, erken yaşta olmama rağmen beni de kabul etti. 3. yılın sonunda o zamanın deyimiyle şahadetname, yani ilk diplomam elimdeydi. Dün gibi hatırlıyorum mutluluğumu ama asıl sorun yeni başlıyordu. Seben’de ilkokul var ama 13 km uzakta git gel her gün 26 km yol, eşeğimiz yok, otomobil yok. Bir grup arkadaşla köyden okul için Seben’e gittik 4. ve 5. sınıfı okuduk. Kışın gitmek zor olduğu için orada yakın olduğumuz bazı aileler bizi misafir etti. Zor, çileli bir okul dönemimiz oldu ama diploma aldık.

 

Okul masraflarınızı nasıl karşılıyordunuz?

Okul masraflarını balta sallayarak, odun kırarak çıkardım. Elimde balta, altımda eşekle dağa gider, kurumuş meşe köklerini topraktan çıkarır, eşeğe yükler, sabah ezanından önce köyde satmaya giderdim. Bir eşek yükü odun 2,5 lira, abimin kurs parası ise 30 liraydı. Daha o yaşta, hem kendimin hem abimin kurs parasını ödediğimi, evi evi geçindirdiğimi bilirim. Bunların mutluluğunu yaşamak da çok güzel tabi. Kıymetliydi her şey bizim için. Kalemleri kırmamak, defterleri çok doldurmamak için dikkat ederdim. Elektrik yoktu, ancak misafir gelirse yakardık lambaları. Diğer günler, bugün şömine denilen ve lüks sayılan ocak önünde otururduk bütün aile. Böylelikle hem ısınır hem de ders çalışacak ışığa kavuşurduk. İşte bu şartlarda ilkokulu bitirdik.

YOKSULLUK, EN KUTSAL MESLEĞİN YOLUNU AÇTI

Peki ya ilkokul sonrası… Seben’de ortaokul, lise var mıydı?

O ise bambaşka ama beni belki de dünyanın en kutsal mesleği öğretmenliğe götüren bambaşka bir hikaye. Kadir Dayı dediğimiz, bize sık sık misafirliğe gelen, köylerde yapılan yeni okullara su tesisatları kuran biri vardı. Benim okuma hevesimi fark etmiş, geçmiş babamın karşısına, “Bolu’ya iş yeri açacağım, sen bu çocuğu okutamazsın ben alıp okutacağım” demiş. Nihayetinde, Kadir Dayı beni aldı, Bolu’ya getirdi. Bir bohça bazlama, yorgan, bir sepet de üzüm var yanımda. Evet beni bir eve yerleştirdi, okula da yazdırdı ama ardından sır oldu… Günlerce ortalarda görülmeyen Kadir Dayı, meğer beni bırakıp gitmiş. Bunu duyan babam hemen yanıma geldi; hem de yolda, hayatımı değiştirecek orta yaşlı, çocuğu olmayan bir aile ile de tanışmış olarak. Yaşadıklarımı babamdan duyan bu aile, “Biz ona bakar, okuturuz” demiş, böylelikle ortaokulu bu ailenin yanında okudum. Ancak maddi açıdan hala, kitap defter alma konusunda büyük sıkıntılar devam ediyor… O sırada, öğretmen okulu sınavları başlamıştı. Köy Enstitüsü muadili olan Kızılçullu okulunu kazandım. Bildiğim kadarıyla ilk karma eğitim sistemine giren öğrenciler de biziz. Ardından, Vakıflar Yurdu’nda kalmaya başladım. Hiç unutmam, bu yurtta, sahları çay, zeytin, peynir, reçel verilirdi. Köyde sadece tarhana ve bulgur pilavı yiyen bana, bu kahvaltılar ne büyük bir ziyafet gibi gelirdi… Ortaokul ve lisenin birleşik okunduğu Öğretmen Okulu’nu 6 yılda, başarıyla tamamladım. Tayinimi isterken, öğretmen açığı bulunan, doğum yerim Seben’i seçtim. Sonuçta, yoksulluk bana çok kutsal bir yolu açtı. Köyünde tek bir okul dahi olmayan ben, Seben’e ilköğretim okulu öğretmeni olarak dönmenin gururunu yaşadım.

 

Peki ya öğretmenlikten mühendisliğe nasıl geçtiniz?

Hayatta yeterince güçlü olmadığınız konularla karşılaştığınızda, iki seçeneğiniz vardır: Ya geri çekilirsiniz ya da azmedip, emek verip, o konuda güçlenirsiniz. Ben hep ikincisini seçtim. Bunu söylememin nedeni, o zamana kadar tek zorlandığım ders olmasıydı. Lise 1’de matematiğim zayıftı, bu beni çok rahatsız etti, arkadaşlarımın yardımı ve azmimle düzelttim. Bu da matematik öğretmenimin çok hoşuna gitti, bana daha da ilgi gösterdi. Mutlaka üniversite okumam gerektiğini söylerdi ancak bizim zamanımızda öğretmen okulunu bitirenler, üniversite sınavına giremiyordu. Bunun üzerine, dışarıdan liseyi de bitirdim, üniversite sınavına girdim ve Eskişehir Ticari Bilimler Akademisi’ne girmeye hak kazandım. Tam kaydımı yaptırdım ki, o dönem Sakarya Üniversitesi’nde asistanlık yapan eski matematik öğretmenimden bir telgraf geldi, “Acele Adapazarı’na gel” diye. Gittim ve beni aynı İnşaat Mühendisliği bölümüne kaydettiler. Belgelerimi Eskişehir’den aldım ve böylece Sakarya Devlet Mimarlık ve Mühendislik Akademisi’ndeki öğrencilik günlerim başladı.

 

BABAM, “KOMÜNİST Mİ OLACAKSIN?” DEDİ

Ailenizin inşaat mühendisi olacağınızı öğrendiğinde tepkisi ne oldu?

Ailem, tüm maddi imkansızlıklarına karşın içimdeki okuma isteğini hep desteklediler. Ama o dönemin siyasi şartlarını da hatırlayın. Sonraları ailece güldüğümüz anılarımızdan biridir bu anlatacağım. Babama, “Sakarya’da okumaya başlıyorum” dediğimde, ilk sözü, “Komünist mi olacaksın?” oldu. “Baba, bu üniversite değil akademi” deyince, “Ha, o zaman farklı” deyip, razı oldu. Akademiye de elbette burs paraları ile devam ettim.

 

AKADEMİYİ BİRİNCİLİKLE BİTİRDİ

Öğretmen Okulu’nun ardından Mühendislik zor gelmedi mi?

Dediğim gibi, hayatım boyunca karşılaştığım zorluklar beni hep güçlendirdi. Tahmin ettiğiniz gibi öğretmen okulu mezunu olduğum için matematiğim yeterli değildi. Ama yine de finalde, 10 sorudan 7 soruyu doğru yaptım. Sınav sonuçları asıldı benim puanım 49. Şoke oldum. Gittim hocanın odasına, “Sınav sonucum 70 olması gerekirken yanlışlıkla 49 yazılmış. Düzeltilmesini istiyorum” dedim. Bana kabaca çık dışarı dedi. Hayatımı yönlendiren Hoca, beni en önemli dersten bıraktı. Bu bir kamçı oldu benim için. Türkiye’de matematikle ilgili ne varsa, o yaz tatilinde gözden geçirdim. Matematik konusunda uzmanlaştım, derse bakışım değişti. Zaten ondan sonra da matematik kursu vererek hayatımı kazanmaya başladım. Okulda başarılı olmak için özel bir gayretim olmamasına rağmen, Akademi’yi birincilikle bitirdim. Bunun nedeni de matematikten 49’ la kalmamdır.

“İLK KÖPRÜMÜ AİLEMLE BİRLİKTE YAPTIK”

Üniversite bitti, aileniz gurur duymuştur…

Elbette, hatta aramızdaki espriyi yansıtarak söyleyeyim, ilk inşaatımda maalesef her birini köprü yıkım amelesi gibi kullanmama rağmen. Çünkü bu süreçte öğrendim ki diplomayı almakla iş bitmiyormuş. Askerde bir süre ne yapacağımı düşündüm. Önce devlet memurluğu yaptım ama üstlerimle geçinemedim. Özel sektöre geçtim orada da bir sürü sıkıntılar çektim. Yurt dışına çıktım ama ülkeme dönmek istedim. Sonuçta Bolu’da bir mühendislik bürosu açtım. Ama ne param var ne de müşterim. İşte o dönemde DSİ’nin bir ihalesine girdim; çünkü çimento ve betonu devlet veriyor; kereste ve işçilik ise senden. Sel sularının yamulttuğu bir köprü yıkılacak, yerine yenisi yapılacak. İhaleyi aldım ama maddi açıdan çok zor bir dönemdeyim. Öyle ki düşünün… Çay molası verilmiş, bütün mühendisler oturmuş, o zaman yeni piyasaya çıkan kutu içindeki meyve suyunu içiyor, benim cebimde kuruş olmadığında, çaycıya ‘Ben bir şey almayayım’ diyorum. İşte bu denli zor koşullarda o ihaleyi aldım ve başarıyla tamamladım. Nasıl mı? Köprüyü, annem, babam, abim, yengem ve ben yıktık! Ardından da inşaat mühendisi olarak ilk inşaatımı başarıyla tamamladım.

 


Nihayetinde Bolu Belediye Başkanı oldunuz. Bolu için bundan sonraki en büyük hayaliniz ne?

2004 yılında Belediye Başkanı seçildiğimde bir sevdalısı olarak Bolu’nun cennet doğasına sahip çıktım ve ‘Bolu sanayi kenti olmayacak, turizm şehri olacak’ dedim. Bolu’yu doğa, spor,  sağlık, kongre ve kültür turizmi kenti yapmayı hedefledik. Turizmde, doğamızla uyumlu bir cazibe merkezi oluşturmaya çalışıyoruz. Adım adım da ilerliyoruz. Bu doğrultuda, ‘Yeşil Yol’ ile Bolu’yu ikiye bölen D-100 Karayolu kentin dışına çıkarılacak ve şehrin ortasında yeşil bir kuşak oluşturacağız. “Yeşil Yol”un inşaası, “Tabiatın Kalbi” olarak nitelediğim Bolu’muz için 23 yıl boyunca düşlediğim bir projenin başlangıç noktası. Bu proje, Bolu’nun geleceğine hem küresel hem yerel ölçekte ekonomik, sosyal, çevresel çok büyük katkılarda bulunacak. Ayrıca, Bolu’da ‘Büyüksu Su Sporları Merkezi’nden, Endemik Bitkiler Gen Bahçesi’ne; 2000’li yılların yeni ‘Karlovy Vary’si olmaya aday ‘Karacasu Termal Turizm Merkezi’ projesinden, musluklarda memba suyu akıtacak ‘Karadere Projesi’ne; doğan her bebek için meyve ağacı dikilen ‘Bebek Meyve Ormanı’ndan, ‘Yaşlılar Köyü’ne; ‘Gölcük-Karacasu Yaylası Dağ Kızağı Projesi’nden ‘Gölcük Teleferik Projesi’ne; ‘Nilüfer Üretim Merkezi’nden ‘Köroğlu Masal Park’a kadar çok sayıda renkli projeyi hayata geçiriyoruz.

 

Bundan çok çok uzun yıllar sonra Bolu insanı tarafından nasıl bir Belediye Başkanı olarak hatırlanmak istersiniz?

Ben bir Bolu aşığıyım. Allah, Bolu’yu bir cennet köşesi olarak yaratmış. Benim için halka hizmet, Hakk’a hizmettir. Bolu halkı da her şeyin en güzeline layık. Ben, “Bolu, yaşanabilir 10 dünya kentinden biri olacak” amacıyla yola çıktım. Umarım Allah, bu cennet köşesinin, “Dünyanın en yaşanılabilir ilk 10 kenti” arasında yer almasını sağlayan Bolu Belediye Başkanı olarak anılmamı nasip eder.